Bir varmış, bir yokmuş. Dalgaların kıyıya beyaz köpükler bıraktığı bir koyda küçük bir yengeç yaşarmış. En sevdiği şey, kumların üzerinde desenler çizmekmiş. Bazen kıvrımlı yollar, bazen kocaman güneşler yaparmış. Bir sabah, yosunların arasında içi pembe, dışı inci gibi parlayan bir deniz kabuğu bulmuş.
Yengeç, kabuğu kıskacına alıp çevirmiş. “Seni evimin neresine koysam?” diye mırıldanmış. Kabuktan incecik bir ses yükselmiş. “Pencerenin yanına koyabilirsin.” Yengeç şaşkınlıkla geriye çekilmiş. Sonra yeniden yaklaşmış. “Sen konuşabiliyor musun?” diye sormuş. “Sorularını duyabiliyorum.” demiş kabuk. Yengeç, bulduğu bu tuhaf hazineyi sevinçle evine götürmüş.
O günden sonra deniz kabuğuna türlü sorular sormaya başlamış. “Bugün kuma ne çizeyim?” dediğinde kabuk bir yıldız önermiş. “Kapımın önüne hangi taşı koyayım?” dediğinde beyaz taşı seçmiş. Başlangıçta bu konuşmalar yengecin hoşuna gitmiş. Fakat zamanla kendi aklına gelen düşünceleri bile kabuğa sormadan denemez olmuş.
Bir öğleden sonra kaplumbağa onu kumdan kule yapmaya çağırmış. Yengeç hemen evine dönmüş. “Arkadaşımla kule yapayım mı?” diye sormuş. Cevabı dinleyip kıyıya geldiğinde kaplumbağa kulenin yarısını bitirmiş bile. Yengeç, yanına oturmuş ama bu kez de kulenin yuvarlak mı, köşeli mi olması gerektiğine karar verememiş.
Ertesi sabah önüne iki çakıl taşı koymuş. Biri çizgili, diğeri benekliymiş. “Kumdan evimin kapısına hangisini yerleştireyim?” diye sormuş. Kabuk her zamanki ince sesiyle karşılık vermiş. “Sen ne düşünüyorsun?” Yengeç beklemiş. Soruyu bir daha sormuş. Kabuktan yine aynı sözler gelmiş. Bunun üzerine yengeç iki taşı da alıp dışarı çıkmış.

Taşları kumdan evin önüne sırayla koymuş. Çizgili olanı uzaktan daha kolay seçebiliyormuş. Üstelik üzerindeki çizgiler küçük dalgalara benziyormuş. “Ben bunu daha çok sevdim.” demiş. Çizgili taşı kapının yanına yerleştirmiş. Bir süre sonra dönüp yeniden bakmış. Deniz kabuğu seçmemişti ama taş oraya pek yakışmıştı.
Az sonra kaplumbağa gelmiş. “Bugün ne yapmak istersin?” diye sormuş. Yengecin kıskacı alışkanlıkla kabuğa uzanmış. Sonra durmuş. “Ben kumdan bir köprü yapmak istiyorum. Sen ne dersin?” demiş. Kaplumbağa, “Ben de altından geçecek küçük bir yol açabilirim.” diye cevap vermiş. Birlikte uygun bir yer seçip çalışmaya başlamışlar.
Yengeç köprünün üstüne uzun, ince bir kum parçası yerleştirmeyi denemiş. Fakat kum hemen dağılmış. Yüzü düşmüş. “Yanlış düşündüm galiba.” demiş. Kaplumbağa yanına yaklaşmış. “Daha kısa bir köprü deneyelim mi?” diye sormuş. Yengeç iki kum tepesini birbirine yaklaştırmış. Bu kez aralarına koyduğu düz ağaç kabuğu yerinde durmuş.

Köprü tamamlanınca yengeç altından geçen yola küçük taşlar dizmiş. Hangisini nereye koyacağını düşünmüş, bazılarını beğenmeyip değiştirmiş. Her seçiminde işin biraz daha kolaylaştığını fark etmiş. Kaplumbağa da yolun sonuna bir meydan yapmış. Akşama doğru önlerinde kuleleri, köprüsü ve kıvrımlı yolları olan küçücük bir kasaba varmış.
Yengeç eve döndüğünde deniz kabuğunu pencerenin yanında bulmuş. Gün boyunca yaptıklarını ona bir bir anlatmış. Sonra ertesi gün çizeceği resmi düşünmüş. Kabuğa soru sormak üzereyken gülümsemiş. “Bu kez kocaman bir ahtapot çizeceğim. Kollarını da kumun üzerinde dolandıracağım.” demiş. Kıskacına ince bir dal alıp kapının yanına bırakmış.
Sabah olduğunda kıyıda yeni bir resim belirmiş. Ahtapotun kollarından biri eğri, biri biraz kısa olmuş. Yengeç, kısa kolu uzatmış; eğri olanı ise komik bulup öyle bırakmış. Kaplumbağa resmi görünce gülümsemiş. Yengeç de yanına oturmuş. “Bunu kendim düşündüm.” demiş. Sonra dalı arkadaşına uzatmış. “Yanına sen ne çizmek istersin?”

Gökten üç elma düşmüş: Biri düşüncelerini denemeye başlayan yengece, biri ona eşlik eden kaplumbağaya, biri de kendi fikirlerini keşfeden bütün çocuklara.





